Kızılderililer’i ve Kızılderili Katliamını Anlatan Kitaplar

08.09.2019

23 Kişi Okumuş

0 Yorum

Kaybetmeyi ahlaksız bir teklife tercih et. İlkinin acısı bir an, diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer.
Kızılderili Atasözü

Tüfek, Mikrop ve Çelik
Jared Diamond

TÜBİTAK Yayınları, 610 sayfa
“Neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa’yı keşfetmedi?” Bu basit sorunun ardında insanlığın MÖ 11.000’den g

ünümüze tarihi gizli. Fizyoloji profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik’te, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla inceliyor. İnsan toplulukları arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorguluyor; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürüyor… Biyoloji, jeoloji, arkeoloji, coğrafya gibi değişik bilim dallarından beslenen, “Batılı” koşullanmalardan arınmış, geleceği gösteren bir tarih kitabı

Türkler ve Kızılderililer
Reha Oğuz Türkkan, 2008, 400 s.

Alt başlık: Kızılderililer Türk mü? Atatürk’ün Son 20 Yılını Verdiği Büyük Araştırma

“Türkler ve Kızılderililer” kitabının yazarı Columbia Üniversitesi eski öğretim görevlisi Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, 25 yıl yaşadığı (1947-1972) Amerika’da ve dolaştığı Meksika’da Kızılderilileri ve Kristof Kolomb öncesi uygarlıkların kalıntılarını araştırır. Bunlar One America (Prentice Hall – 1954) kitabında, dergi ve gazetelerde (Amerika’da ve Türkiye’de) yayınlanmıştır. Bu konuda konferanslar da veren Türkkan’ın “Carnegie Endowment” Enstitüsündeki tebliğinde Kızılderililerle Türklerin ilişkilerini gösteren dialı semineri NewYork Times’ın Bilim (science) dergisine konu olmuştur.
Kitap bir yanıyla “keşif” dönemindeki (15-16. yy.) ve “Altına Hücum” dönemindeki (19. yy.) insanlık tarihinin en büyük soykırımlarını anlatırken, öte yandan bu talihsiz ırkın köklerini, yarattıkları uygarlıkların izlerini sürüyor. Çalışma Amerikan Yerlileri ile Türklerin soy birliği değil onların medeniyetlerinin oluşmasında rol oynayan Türk veya Ön-Türk göçmenlerinin izlerini arıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Kampateşi Başında Kızılderili Efsanesi ve Masalları, Dünyanın Yaratılışına Dair Öyküler
Richard Erdoes, Alfonso Ortiz, Kahraman Türel (Çevirmen), 2019, 144 s.

Dünya hep bu gün bildiğimiz gibi bir konumda olmamıştır ve onun yaradılışına dair efsaneler kültürün gelişmesiyle ilişkilidir (ve de değişim gösterir). Birçok kabileye göre ilk oluşum sırasında her yer sularla kaplıydı ve türlü çeşitli yaratıklar, bu sulardan taşıdıkları çamurla toprağı oluşturmuşlardır. Güneybatı hikayelerine göre çeşitli renk ve elementlerden oluşan dört ya da beş dünya üst üste yığılmıştır ve insanlar saplara, sazlıklara tutunarak bunların artık ölü olanının tavanındaki bir delikten üst katlara doğru, yeni doğan dünyaya çıkmışlardır. Kuzeybatıda yaşayan insanlar ise, yeni dünyada ortaya çıkmak için, gökteki bir delikten yukarı tırmanmaktan (bu çadırların tepesindeki duman deliğiyle ilintilidir) söz ederler. Burada devreye sayısız karakterler girer- gerçek tanrılar ve cinler, canavarlar ve ejderhalar, geyikler, ayılar, kartallar ve diğer tür kuşlar gibi. Hatta hilekâr çöl çakalı bile bu yaratım sırasında işe karışmayı dener.

Ben Adamım, Bir Kızılderilinin Yaşam Öyküsü
Joe Starita, Sinem Kırgeç (Çevirmen), 2010, 320 s.

Mahkemedeki insanlar Dinelen Ayı’nın (Standing Bear) yavaşça oturduğu yerden kalktığını gördüler. Öne geldiğinde durdu ve dinleyicilere dönüp sağ elini kaldırıp uzun bir süre öyle tuttu. Bir süre sonra kürsüye döndü, sözcüklerini tercüman yoluyla yargıca ve kalabalığa ileterek alçak bir sesle konuşmaya başladı:
“Bu el sizin renginizden değil, ama onu kesersem acı hissederim. Siz de elinizi kesseniz acı hissedersiniz. Benden akan kan sizinkiyle aynı renkte olacak. Ben bir insanım. Hepimizi aynı Tanrı yarattı.” Sonra döndü ve dinleyicilerine baktı, bir süre durdu, sessizce mahkeme salonunun penceresinden dışarıya bakıp bir süre sonra dışarıda ne gördüğünü anlatmaya başladı: “Bir nehrin kenarında dikiliyormuşum gibi. Karım ve küçük kızım yanımdalar. Nehrin önü geniş ve geçilemez. Her tarafta yüksek yamaçlar var ve sular hızla yükseliyor. Umutsuz bir şekilde kayalıklara bakıyorum ve sonunda güvenli bir yere çıkan sarp, taşlı bir yol görüyorum. Karıma ve çocuğuma kurtulduk diye bağırarak dönüyorum. Yeşil adaların etrafından dökülen Hızlı Akan Su’ya döneceğiz. Orada babalarımızın mezarları var. Böylece güvenli yere gittikçe daha çok yaklaşarak hızla yolu tırmanıyoruz, sular arkamızda yükselmektedir. Ama bir adam geçişi engeller… Geçemeyeceğimi söylerse geçemem. Uzun mücadele boşuna olacaktır. Karım, çocuğum ve ben geri dönüp selin içine batmalıyız. Zayıfız, bitkiniz ve hastayız. Savaşamam.” Durdu ve yüzünü yargıca dönerek yavaşça konuşmaya başladı: “Sen o adamsın.”

Elinizdeki bu kitap Ponca şefi Dinelen Ayı’nın Amerikan tarihinde ilk kez bir Kızılderili’nin birey olmak, insan olmak, eşit olmak adına verdiği hukuk mücadelesini gözler önüne seriyor ve Amerikan yerlilerinin bu mücadele sonucunda vatandaşlık haklarına sahip olmalarının önünün açılmasının hikâyesini anlatıyor.

Cengiz Han’dan Amerika’ya Kaçan Türkler M.S.1233 / Dene ve Na-Dene Kızılderilileri
Ethel G. Stewart, Eşref Bengi Özbilen (Çevirmen), 2004, 490 s

Türk tarihinin araştırılmamış önemli bir yönü ele alınıyor, bu kitapta. Ethel Stewart’ın bu öncü çalışması kadar dünya tarihinin muazzam bir bölümünün birçok önemli araştırma sahalarınca yetkili bir şekilde belgelenmiş, hiçbir şekilde evvelce görülmemiş bir yorumunu sunan bir kitap gerçekten enderdir. Neredeyse kırk yıllık ısrarlı bir çalışmadan sonra bu bağımsız düşünceli Kanadalı ilim kadını, zamanı gelince Kolomb öncesi Amerika’nın kültürel tecridini kabul eden tarihi yanılgı devesinin nihayet belini kıracak olan çok ağır “saman çöpü” olarak kabul edilecek olan bu eseri yaratmıştır.

Bayan Stewart, Dene’lerin atalarını Orta Asya’daki Hsi-Hsia krallığında, Gobi Çölü’nün kuzeyindeki Türk kabileleri arasında ve Turfan’daki Uygur Krallığı’nda bulmuştur. Bütün bunlar Moğol müstevliler tarafından ele geçirilip hemen hemen tamamen yok edilmişlerdi. Tarihleri, yazarın dünyanın belli başlı büyük kütüphanelerinde çalışırken kullandığı sayısız elyazması ve yayınlanmış kaynakta kayıtlıdır.

Nilüfer, Beyaz Adam Öncesinde Bir Kızılderili Kızının Öyküsü
Ella Cara Deloria, 2011, 364 s

“On dokuzuncu yüzyılda, beyazların ovalara yerleşmesinden önceki dönemde, bir Dakota (Siu) kadınının yaşamının roman formatında muhteşem bir anlatımı… Bilimsel yaklaşımla kurgunun birleşiminin kasıntıdan uzak bir örneği.” -Kirkus Reviews-

“Bu roman, saygın bir edebi eser olmasının yanı sıra, yazarın Dakota metinlerine olan geniş ve derin hâkimiyeti sayesinde aynı zamanda tarihi yeniden canlandırma üzerine önemli bir deneme.” -World Literature Today-

“Nilüfer, Kızılderili kültürünü içeriden tanıyan birinin eseri. Dakota etnografyası üzerine verdiği bilgiler nedeniyle bu kitabı harika bir eser olarak değerlendiriyorum. Dakota halkının günlük yaşamları gayet sevecen ayrıntılarla sunulmuş.” -Arnold Krupat-, Nation

“Deloria, on dokuzuncu yüzyıl başlarında ovalarda yaşayan yerli halkın çevresinde kurulu bu romanda, evrensel gerçeklerden söz ediyor. Öykünün kadın bakışıyla anlatımı dâhice.” -Journal of the West-

Önde gelen bir Yankton Siu ailesinin çocuğu olarak Ella Cara Deloria, 1889 yılında Yankton Kızılderili Bölgesi’nde doğdu ve çocukluğunu Standing Rock Kızılderili Bölgesi’nde geçirdi. Columbia Üniversitesi’nde Franz Boas’ın yanında çalışmaya başlaması, onun üç kitap ve çok sayıda makale yazmasıyla sonuçlandı. Nilüfer, bir eğitimci, antropolog, etnograf ve dilbilimci olan Deloria’nın, önemli bir romancı olduğunu da kanıtlıyor.

Kızılderili Efsaneleri
Richard Erdoes, Selim Yeniçeri (Çevirmen), Aydan Uluçer (Çevirmen), 2003, 189 s

Amerika`yı istila eden beyazların bir asır boyunca tüm köklerini kurutmaya çalıştığı Kızılderililerin Efsaneleri var bu kitapta. Ve burada anlatılan efsaneler Kuzey Amerika yerlilerinin yüreklerinden ve ruhlarından gelmektedir. Bazıları binlerce yıldır tekrar tekrar anlatılagelmekte, kimisi dinleyicilerin değişen gereksinimlerine uymak üzere bazı düzenlemelerden geçmekte ve kimileri de çağdaş insanın görüşü doğrultusunda yeniden yaratılmaktadır. Kaynaklarını yeryüzünden, insan yaşamının ayrılmaz parçaları olan bitkiler, otlar ve hayvanlardan alırlar. Eski dillerde saklıdırlar ve doğal hayatın ritmiyle uyumlu olarak günümüze ulaşırlar. Bu bağlamda teknolojik, insan elinden çıkma ortamların gelişiminden farklı bir süreç izlerler. Görünen o ki, gözü sürekli saatte olan, sorunlarını çözmek için saniyeleri kullanan mikroçip toplumunun endüstrileşmiş insanının evrenin ortak doğası üzerinde düşünmeye ne pek vakti ne de niyeti vardır.
İşte bu efsaneler endüstrileşmiş insanın evrenin ortak doğası üzerine ola ki küçük de olsa bir bakış atmasını sağlar.
Kızılderili kültürleri üzerine yetkin iki araştırmacının hazırladığı bu kitapta Amerikanın belli başlı bütün kabilelerine ait efsaneler ve kitabın ek kısmında da bu kabileler hakkında bilgiler bulunmaktadır.

Kızılderili Tarihi ve Gelenekleri
Rene Thevenin, 2011, 340 s

Eğer insan ruhunun yücelmesi maddeden kurtulmak ve bir üstbilince doğru uzanmak üzere harcadığı çaba ile ölçülürse, barbar Kızılderili’nin ruhu pek çok uygar insanınkinden daha yüce ve daha soyludur.

“Öncesiz-sonrasız Tabiat Ana”nın gücü her şeye yeter. İnsanların icatları, çölün sınırında yükselttikleri kibirli siteler, elde ettikleri fetihlerini korumak ve pekiştirmek için kullandıkları korkutucu silahlar ne ifade ediyor? Büyük doğal güçlerin asıl formuna geri kavuşturmaya çalıştığından, oluşmuş birkaç parça döküntüden başka hiçbir şey.
(Tanıtım Bülteninden)

 

Kızılderilinin Çocukluğu
Charles Eastman, Tuğba Geyikler (Çevirmen), 2002, 200 s

İlk soylu vahşilerden Ohiyesa, Amerika’nın gerçek sahipleri olan Kızılderililerin Çocukluğu bir sürgün özyaşamöyküsü olduğu kadar, insanoğlunun başta ırk ve kültür olmak üzere farklılardan ötürü birbirlerini ötekileştririp katletmelerinin antropolojik ayrıntılarla bezenmiş, öyküsüdür de. Aynı zamanda, bir Sioux çocuğunun ait olma ve topluma katılma yolculuğu olan bu kitabı keyifle ve içiniz acıyarak okuyacaksınız.

 

 

 

Kızılderililer Tarihi ve Felsefesi
Adam John, Milena Ayseli (Çevirmen), 2017, 175 s

Avrupa’dan gelen beyaz adam Kuzey Amerika’da boy gösterdiğinde, bugünkü ABD’nin bulunduğu topraklar üzerinde yaklaşık 2.5 milyon kadar Kızılderili, kabileler ve aşiretler halinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Kızılderililer istilacı göçmenlere mısır ve tütün yetiştirmeyi öğrettiler. Yine bu istilacılar dağlık arazide hayatta kalmayı da onlardan öğrendiler. Kıtaya gelen İngiliz tüccarlar, Kızılderililerin ortaya çıkardıkları zenginlikleri başta kürk vb. gibi ürünleri satın alarak ya da bu mallara zorla el koyarak kısa sürede zenginleştiler. Kızılderililer sömürgeci Avrupalıların vatanlarını işgal etmesine karşı direniyor, topraklarından ayrılmak istemiyorlardı. Fakat kıtaya yerleşen sömürgeciler kadın-erkek, çoluk-çocuk demeden Kızılderililerin çoğunu katlettiler. Hatta bir Kızılderili tutsağı ya da kafa derisini getiren herkese, 40 İngiliz Sterlini verileceği ilan edildi. Bu ödül 100 İngiliz Sterlinine kadar yükseltilirken, aynı zamanda kadın ve çocuk kafatası derileri için de ödülün yarısı ödeniyordu. Amerika kıtası, tüm tarih boyunca insanoğlunun yaşadığı en büyük soykırım ve zulümlerden birine sahne oldu. Binlerce kilometre uzaklıktan gelen, okyanusları geçip kıtayı istila eden sömürgeciler, buranın tüm zenginliklerine el koymakla kalmıyor, aynı zamanda yerli halkları köleleştirmeye de çalışıyorlar ve vatanını savunan, esaret altına girmek istemeyen yerli halkların direnişini soykırımla durdurmaya çalışıyorlardı. Kısacası yaşanan bu Kızılderili soykırımı ve yüzlerce kabilenin kıtadan silinmesi üzerine, bugünkü Amerika’nın temelleri atılmaktaydı.
(Tanıtım Bülteninden)

Kızılderili Çığlığı – Bir Amerikan İsyanının Kalbi
Michael Blake, Tarkan Tufan (Çevirmen), 2008, 200 s

Michael Blake’in kitabı halkımıza karşı uygulanmış gaddarca kötülükleri açıklığa kavuşturuyor. Yaşanmış olayları belgeliyor ve Amerikan halkının daha önce yanıtlanmamış bir çok sorusuna yanıt getiriyor. Dee Brown’ın Kalbimi Wounded Knee’ye Gömün adlı eserinden bu yana yaşanan trajik olayların böylesine dengeli ve doğru bir dökümü gün ışığına çıkarılmamıştı. Kültürümüzün ve mirasımızın korunması konusunda yeni genç Kızılderili kuşağımıza güveniyorum. Her Amerikalı bu kitabı okumalı. Crazy Horse’un anısına-
Leonard Peltier: Ünlü sanatçı, Prison Writings (Hapishane Yazıları) yazarı.Hiç bir eser yerli halklarına reva gördüğü muamele nedeniyle Amerika’nın ulusal utancına tüm dünyanın dikkatine sunma konusunda Michael Blake’in eseri kadar başarılı olmamıştı. Michael Blake şimdi de Indian Yell romanıyla aktivist gazetecilik kökenine yeniden dönüyor. Kurtlarla Dans isimli romanı gibi bu roman da soykırım suçlusu bir ülkeye ve kültüre karşı güçlü bir iddianame niteliğinde. “Kızılderili Savaşları’nın” yürek yakıcı önemli olaylarını ve nedenlerini bu kitapta bulacaksınız: ekonomik hırs, yabancı düşmanlığı, gerçekleri ve başkalarının çıkarlarını asla dikkate almayan ve sadece kendi çıkarlarına hizmet eden köktendincilik, kadınların ve çocukların katledilmesine izin veren ve hatta teşvik eden askeri ve siyasi ussallaştırmalar. Ülkenizin karanlık günlerine dair, tarihimizin karanlık bir dönemini anlatan bir kitap; umarım tüm Amerikalılar bu kitabı okur.
Jim Fergus: One Thousand White Woman ve The Wild Girl romanları yazarı.William Blake Kurtlarla Dans adlı romanında ve bu filmin senaryosunda Amerika’nın Batısında yaşananların hikayesini tüm dünyaya anlatmıştı. Şimdi yeniden tarihe yöneliyor ve zaman içersinde çıktığı kişisel keşif gezisinin sonuçlarını ve son Kızılderili Savaşlarıyla ilgili çarpıcı gerçekliği gözler önüne seriyor. Bury My Heart At Wounded Knee romanından bu yana hiç bir Amerikalı yazar acı verici anıları ve romansı, kahramanları ve canileri ve bu epik tarihi döneme damgasını vuran insanlık ve trajedi duygusunu böylesine parlak bir biçimde sunmayı başaramamıştı.
Paul Andrew Hutton: Tarih Profesörü, University of New Mexico, Phil Sheridan and His Army ve The Custer Reader adlı eserlerin yazarı.

Kızılderilinin Şarkısı
James WelchAyşe Öngün (Çevirmen), Kasım 2004, 384 s

James Welch, 1889 yılında Vahşi Batı gösterisiyle Paha Sapa’nın vahşi topraklarından Marsilya’ya giden Atılgan Geyik’in akıl almaz serüvenini anlatan Kızılderilinin Şarkısı’nda çağdaş Kızılderili edebiyatının kendine mesele edindiği en can alıcı sorunun etrafında dolanıyor: İki kültür arasındaki o derin yarıkta nasıl yaşanır? Bu serüvende, Eski Kıta-Yeni Dünya ayrımını bile bilmeyen, gerektiğinde kendi insanlarının yanında, gerektiğinde karşısında yer alan asi bir Kızılderili’ye eşlik ederken, kimlik, aidiyet, dil, aşk, yalnızlık, aile, özgürlük temalarına da bakıyoruz. Geçmişle gelecek; kahramanımız Atılgan Geyik’in Paha Sapa’da Kızılderililer arasındaki hayatıyla, Fransa’nın bürokrasisine takılıp orada adeta bir hapis hayatı yaşarken, olayların akışıyla beklenmedik ölçüde değişen kaderi anlatıda iç içe geçiyor. Welch derin bir kültür şoku hikâyesi anlatarak, bizi şimdiye kadar kovboy filmlerinden, çizgi romanlardan ve coğrafya dergilerinden tanıdığımız Kızılderili imgesinden uzaklaştırıyor. Atılgan Geyik, dilini, âdetlerini, dinini bilmediği yabancı bir ülkede, kendisine bütünüyle yabancı bir kültüre hapsolmuştur. Üstelik yerinden olma, tecrit edilme kâbusundan kurtulmak için gerekli kaynaklardan da yoksundur. Onu dışlarken kendi kurallarına göre yargılamayı da ihmal etmeyen bir toplum karşısında savunmasız kalan, neredeyse “görünmez” kılınan bir yabancıdır. “Öteki”ne yaşama hakkı tanımayan bir zihniyet karşısında takatsız kalmıştır. Bir yerde kök mü salmalı, yoksa özgür ruhlu bir gezgin mi olmalı? Geçmişiyle geleceği, kendi kültürüyle karşı karşıya kaldığı yeni kültür, yitirdikleriyle kazandıkları arasında bir seçime bu soru eşliğinde zorlanan Atılgan Geyik’in yüreğinin derinliklerinden kopup gelen şarkı içinize işlerken, Kızılderili edebiyatının kilometre taşlarından biri de dağarcığınızda yerini alacak.

Kızılderili Katliamı
Bartolomé de Las Casas, Ömer Faruk Birpınar (Çevirmen),Ocak 2005, 134 s

Bartolome de Las Casas tarafından 1542’de İspanya Prensi II. Philip’e ithafen yazılan Kızılderili Katliamı, Amerika kıtasının nasıl ele geçirildiğini Eski Dünya’nın gözlerinin önüne sermiş ve birçok dile tercüme edilmiş çarpıcı bir tarihi eserdir.
“Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarladığını kendi gözlerimle gördüm. Bazen de insanların üzerine köpek saldıklarına, yerlilerin bu şekilde paramparça edildiğine, çok sayıda evi ve yerleşim merkezini yaktıklarına şahit oldum. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar…”

Kızılderili Mitolojisi
Alice Marriott, Carol K. Rachlin, Ünsal Özünlü (Çevirmen),1995, 294 s

“Kızılderili Mitolojisi”nde yer alan efsane ve destanların bazıları Yaratılışla ilgilidir. Bunlar dünyanın, güneşin ayın yıldızların ve insanların nasıl oluştuğunu anlatırlar. Bazı öyküler doğaya, bazıları da ölüm ve ölümden sonraki yaşama ilişkindir. Bu efsane ve destanlarda, Kızılderililerin dinleri, gelenekleri, tarihleri, etnik gülmece biçimleri, kabileler arasındaki benzer ve farklı yanlar ve Beyaz Adamın gelişinin neden olduğu değişiklikler ele alınmaktadır.
(Arka Kapak)
”Toprak? Bir insanı doyuracak olduktan sonra, daha fazla toprağın o insana ne faydası var? Eğer bu soluk yüzlü yabancılar toprak istiyor ve başka birşey istemiyorlarsa, verilsin toprak onlara.” / Kitaptan alıntı

Kızılderili Tarihi
Kürşat Yıldırım, 2011, 223 s

Kızılderililer binlerce yıldır yeryüzünde yaşam savaşı veren ve bu savaşları 21. yüzyılda da devam eden bir millettir. Yüzyıllar boyunca Amerika kıtasında mutlu, doğayla baş başa, sakin bir hayat süren Kızılderililerin kurdukları düzen, 1942 yılında Kristof Kolomb’un hayatlarına girmesiyle altüst oldu. O tarihten itibaren sahip oldukları toprakları ve etkin kimliklerini kaybetmemek için direnen Kızılderililer, çok büyük haksızlıklara uğramışlardır. Günümüzde başta Amerika olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamlarını sürdüren Kızılderililer, tarih boyunca genellikle vahşi kelimesiyle bir arada anılmışlardır. Oysa çizilen bu tablo gerçekleri yansıtmaktadır. Elinizdeki bu kitapta, Kızılderililere karşı yapılan haksızlıklar, katliamlar, yok etme çalışmaları detaylı olarak gözler önüne serilmiştir.

Kızılderililer,16.Yüzyılda Yaşamış Bir Rahibin Anıları

Bartolomé de Las Casas, Halim Hayrettin İlter (Çevirmen), 2014, 145 s
İspanyol tarihçi ve Dominiken rahibi. Ağustos 1474’de Sevilla’da doğdu. Orta sınıf bir tacir olan babası, aynı zamanda Kristof Kolomb’un da yakın arkadaşlarından biriydi. Bu vesile ile Kolomb’un yolculuklarından birine de katılmış olan Bartoloméo de las Casas, 1510 yılında Küba’da papazlık görevine getirildi. Aynı zamanda, seferlere katılmış olması dolayısıyla kendisine encomienda denilen toprak parçası verildi.
Ancak bu süreçte şahit olduğu zulüm, şiddet, soykırım gibi dehşet verici olaylar sonrasında verilen bu toprak parçasını tüm köleleriyle birlikte iade ederek, 1515’te İspanya’ya döndü. Burada yaşadıklarını anlatarak, Kızılderililerin haklarını korumak üzere bir yasa çıkarılması için çalışmalar yaptı, komisyonlarda yer aldı. Alınan tüm tepkilere rağmen (toprak sahipleri türlü çıkar çatışmaları sebebi ile buna şiddetle karşı çıkmışlardı) Encomienda’lardaki yerlilerin daha iyi koşullarda yaşamaları yönünde bir yasa çıkarılabilmiş olsa da, bu yasa uzun ömürlü olamadı. Mücadelesini sürdürebilmek için Chiapas Piskoposluğuna atanmayı istedi fakat görev yaptığı süre içerisinde karşılaştığı zorluklar onu yıldırdığından bu görevinden de istifa etti ve 1547’de tekrar İspanya’ya döndü. Mücadele ile geçen ömrü 1566 yılında Madrid’de sona erdi.
Sömürgecilik uygulamalarında pek fazla bir değişikliğe yol açmasa da, kölelik ile ilgili yaşananları ilk ağızdan anlatması bakımından bir ilktir ve tarihte önemli bir yere sahiptir.

Kızılderililer Nasıl Yok Edildi?
Bartolomé de Las Casas, Meryem Ural (Çevirmen)

2015, 119 s
Amerika kıtası keşfedildiğinde oraya medeniyetten önce ölüm gitti. Vahşet, hırsızlık, soykırım gitti. Peki daha sonra medeniyet gitti mi? Hayır! Çünkü oranın yerlileri “Beyaz Adam”dan daha medeniydiler. Hırsızlığı, adam öldürmeyi bilmiyorlardı. Huzur içinde yaşayan büyük bir aile gibiydiler.
“Beyaz Adam” gelince onu misafirperverce ve samimiyetle ağırladılar. Yiyeceklerinden bol bol ikram ettiler. Topraklarını açtılar. Hatta altınlarının da çoğunu karşılığında hiçbir şey beklemeksizin bu yeni misafirlerle (!) paylaştılar. Fakat “Beyaz Adam”ın gözü doymuyordu. Ne kadar verirlerse hep daha fazlasını istiyordu. En sonunda canlarını da istedi. Verdiler…
Piskopos Bartolome de Las Casas, bu kitapta anlattığı her şeyi bizzat yaşadı. O bir “beyaz”dı. Fakat bu vahşete duyarsız kalamayacak kadar da insandı.

Küçük Ağaç’ın Eğitimi
Forrest Carter, Çevirmen: Şen Süer Kaya, 2012, 280 sayfa

Sevgiyi, duyarlılığı, dürüstlüğü, samimiyeti Kızılderili mantığıyla işleyen muhteşem bir kitap…

Egemenlik ve güç tutkusu peşinde koşan Beyaz Adam’ın acımasızca yok ettiği Çeroki’lere ithaf edilen bu kitap, insanı ‘umursayan’, acılarını ‘paylaşan’, yaşamın bütünselliğini ‘savunan’ bir kültürün mesajı… Evrensel dostluk ve barışın hikâyesi… İnsani duyarlılığın görkemli direnişi… Yüzeysel ve mekanik ilişkilerin hâkim olduğu günümüzde, yitirilen değerlere saygı duruşunda bulunma denemesi… Heidi, Küçük Prens, Şeker Portakalı ya da Martı’daki samimiyeti, dürüstlüğü özleyenler; coşmak, sevmek, özgür olmak, hüzünlenmek, doya doya ağlamak isteyenler için… En çok da kitle iletişim araçlarının kölesi olanlar, yaratıcılığı körelten eğitimi sorgulamak isteyenler için…

Dağlardan Sorun Beni
Forrest Carter, Çevirmen: Şen Süer Kaya, 1995, 296 sayfa

 Amerikalı Kızılderililerin ve uygarlıkların ortadan kaldırılması, çağımızın en büyük yüz karalarından biridir. Kıtayı atalarından miras alan Kızılderililer, ne yazık ki bunu çocuklarına bırakamamışlardır. Kızılderili soykırımı ve onlarca kabilenin yeryüzünden silinmesi, 1860-1890 yılları Amerikasının korkunç bir trajedisidir. Dağlardan Sorun Beni bu trajediyi anlatmaktadır.

Son Mohikan
James Fenimore Cooper, 1926, 336 sayfa

Kuzey Amerika sömürge savaşlarına özgü bir manzaraydı. Düşman orduları karşılaşmadan önce vahşi doğada tehlikelerle karşı karşıya gelmek zorunda kalıyor ve zorlu mücadelelere giriyorlardı. Uçsuz bucaksız ve görünüşe göre balta girmemiş ormanlar, Fransız ve İngilizlerin sahip olduğu bölgeleri birbirinden ayırıyorlar. Deneyimli sömürgeci ve onun müttefiki eğitimli Avrupalı, ırmaklardan akan suya karşı mücadeleye, engebeli dağları geçişe elverişli hale getirmeye ya da cesaretlerini daha savaşçıların sabrını ve atılganlığını taklit ederek her türlü zorluğun üstesinden gelmeyi başarıyorlardı. Geçit vermeyen ormanlar öylesine karanlık, ayak basmamış mekanlar öylesine hoştu ki, hırslarını tatmin etmek için canlarını ortaya koyanların akınından ve dünyanın diğer ucundaki Avrupa krallıklarının bencil politikalarından muaf tutulma hakkına sahiplerdi adeta.

İlgili Terimler :

SON EKLENENLER

YORUMLAR

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Aktif : 0 Ziyaretçi Bugün : 0 Ziyaretçi Dün : 29 Ziyaretçi Bu Ay : 642 Ziyaretçi Bu Yıl : 4093 Ziyaretçi